cevabı sorusundan daha çok acıtacak ama..

mutlu olmak için daha ne kadar kaybetmem gerekiyor?

masumiyet














"ceza derler oğlum buna ceza..
hakim kime kalem kırar düşündün mü hiç?
kimi falakaya yatırırlar?
kimi orospu yapıp, kimi aç öldürürler ?
kim gözünü kırpmadan beynine sıkar kurşunu?
koyun gibi kesilmeyi bekleyen şerefsizler mi?
beş paralık düzenleri için hayatlarını peşkeş çeken pezevenkler mi?
söyle lan kim?"

sen majör, ben minör..

















sürekli festival filmleri veren o eski sinemada yanyana oturmuşuz, esas oğlan benim.. ve en güzel kadın oyuncu oskarını sana vermişim, aa baksana ne güzel istanbulda çekmişler filmi.. hafiften fransız filmlerini andırıyor, siyah-beyaz, ama sadece senin olduğun sahneler renkli.. yine ağlıyosun, biliyorum yine sana özlediğin insanları hatırlattı film.. ve birden kalkıp gidiyorsun aniden, hiç hesapta yokken.. zamansız gidişine seyirci kalırken ben, arkaplanda jacques brel'den bişeyler çalıyor.. sonra "hayır" diyorum, yanılmışım jacques brel değilmiş çalan meğerse sen çalıyormuşsun.. hayallerimi, duygularımı..

sokağın hangi tarafında oturuyorsunuz?

















bu fotoğrafı google earth'den aldım.. istanbul, şirinevler-ataköy civarı.. kendimce çizmeye çalıştım anlatmak istediğim bölümü.. ayrıntılara bakılırsa yeryüzünden 4.57 km yukarıdan alınmış bi görüntü..

ortada mavi çizgi ile görülen E-5 karayolu, fotoğrafa göre E-5'in alt tarafı ataköy, üst tarafı şirinevler..

yolun bi tarafı ayrık nizam, depreme dayanıklı, güvenliği olan, hayat standartı yüksek, elit istanbul semti.. yolun diğer tarafı ise kozmopolit, bitişik nizam, kaçak yapılmış ve sonradan (muhtemelen oy kaygısı ile) planlama yapılmadan imara açılmış orta-direk istanbul semti.. iki tarafta aynı gökyüzüne bakıyor ama yaşama biçimleri çok farklı, aradan sadece bi yol geçiyor.. yapılabilecek daha yüzlerce yorum var.. devlet var, belediye var, adil gelir bölüşümü var, eşitlik var, hak-hukuk var, yaşam şartları var, insanlık var.. var oğlu var..

merak ediyorum bu eşitsizliğin sonu nereye varacak?

ilk trene bi bilet lütfen..

















bazen olur ya, çekip gitmek falan gelir içinden, nereye olduğu pek farketmez, ilk trene atlamak istersin, makinist çizsin rotayı, ne biliyim hayat biraz böyle bişey..

bi şarkıdan kaç şehir geçebilir ki?



güneydeki o şehirde,
fransız şarkıları çalıp,
bira satabileceğim bi yer açmak istiyorum..

houston, i have a problem..




















houston, pek fenayım..
ama sizden istediğim hiç bişey yok..
emin olun..
bu sefer amerika dünyayı kurtaramayacak..
sadece sölemek istedim o kadar..
gidin başımdan houston..
...
..
.
houston bi siktir git..

vapurlar siyah-beyaz olsun mu?




09.20 vapuru kadıköy'den hareketle 70'lere gidecektir.. meraklısına..

sen'li geçmiş zaman..


öznesi sensen eğer,


geçmiş zamanlı cümleler,


beni çok acıtıyor..

stop motion vol.2

istanbul'u ancak böyle terk ederim, galata da benimle gelirse..

..

küçük, mavi bi köpek olsam.. sen hiç tekmelemesen beni sevsen hep, yanında mutlu olsam.. sonra belediye zehirlese o köpeği, sokak köpeği falan diye, ölse.. toprağından karpuz yetişse ama böle kan kırmızı, adana.. sonra sen yesen o karpuzdan, ben senin içinde gezsem, kalbinin nasıl attığını görsem, için olsam.. sen olsam..



sinema ve peygamberleri..


sinema'nın dünü ve bugününü düşünüp yarını hakkında bi saptama yapmak gerekirse eğer; çıkış noktasının 1940'lı yılların kült filmleri (bknz: casablanca 1942, gone with the wind 1939 vs..)olması gerekir diye düşündüm.. dönemin yönetmenleri seyirciye "bakın, perdede izlediğiniz şey gerçek, siz de gerçeksiniz" demek istedi sanırım..

1970lerle beraber (star wars 1977, star trek 1966) gibi bilimkurgu'ya adım atan yönetmenlerin seyirciye anlatmak istedikleri şey "izlediğiniz şey gerçek değil ama siz gerçeksiniz" oldu..

1990lar vee 2000lerle beraber bilimkurgudan daha ötesine adım atan yönetmenler insanın yapısını ve hatta insanın kendisini sorgulayan felsefeyi de beyaz perdeye aktardılar.. özellikle wachowski biraderlerin (matrix 1999, v for vendetta 2005) gibi yapımlarında seyirciye anlatmak hatta belki de sorgulatmak istedikleri "bakın izlediğiniz gerçek değil ama siz de gerçek değilsiniz"di..

burdan hareketle bundan sonra yönetmenlerin nasıl bir hamle yapacakları tahmin etmek çok da zor değil bence, dünya da scientology vb gibi bilimsel ve ideolojik cemaatleri/yaridinleri düşünürsek yönetmenlerin bir gün çıkıp "bakın biz peygamberiz bize inanın" gibi bi çıkış yapması bence çok olası.. öyle işte..

mediterranean;
we share more than a beach..
antalya, aralık 06'
------------------------------------------
nedir bu insaların "su birikintilerinden" istekleri, beklentileri? denize karşı bira içeriz, piknik yapmaya dere kenarına gideriz hep, denizden uzak şehirler (bknz: paris, londra, prag vs) nehir kıyılarına kurulur, amerikan fimlerinin nerdeyse hepsinde okyanus illa vardır.. gerçektende sadece su birikintisi mi? tabi ki hayır, deniz bi yaşam tarzıdır, yaşama biçimidir, çok başka bişeydir anlatamam yazınca saçma görünür.. özetle demek istediğim "su birikintisinden çok daha fazlası"..




..








herşeyin bi karşılığı yok bence.. marketlerdeki gibi "dıııt" diyince çıkmıyo karşılığı her zaman..

aksaray vs şişli


şehir
bir başka ülkeye, bir başka denize giderim, dedin
bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.
yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
bu şehir arkandan gelecektir.
sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın; aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
başka bir şey umma
ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de..

kavafis

sensiz sinema..

pour elle..

tv'de tarık akan filmi var mı diye baktım, yoktu..
sen de yoktun..